Make your own free website on Tripod.com
Hit Counter defa okundu

Okurken ve Düşünürken

 

 

Muhsin Şener

1.

 

Edgar Morin, İdea Politika’nın Bahar 2001 sayısında,   lise ve dengi okulların  eğitim izlencelerinde yapılması düşünülen,  izlencelerinin içerikleriyle ilişkili olan ve henüz sonuçlanmamış olan bir çalışmahakkında kimi açıklamalarda bulunmaktadır.

 

Çalışmanın eğitim izlencelerinin içerikleriyle ilgili olması   çok dikkat çekici. Tabii giderek ne öğretileceği  noktasına gelip dayanıyor. Öğretilecek olanları yedi bilme türü diye tanımlıyor Morin. Bunları şöyle sıralayabiliriz: bilgi, doğru bilgi, insanlık durumu, insan anlayışı, belirsizlik,  gezegensel çağ, antropo-etik.  Bu başlıklar altında ele alınması gereken konuların eğitim izlencelerinde bundan böyle ( tabii  bilgi çağı dünyası kastedilerek söyleniyor) hiçbir biçimde ihmal edilmemesi gerekiyor. Eğitim verecek olan kadroların da bu kavramlar çevresindeki felsefenin inceliklerine egemen olmaları gerekiyor.

 

Morin’in  önemle altını çizdiği   konulardan  biraz söz etmekte yarar  var: 

Morin’e göre algı, bir çeviri işlemidir.  Çeviri ise bir yeniden kurma demektir.(s.2).  İzlencelerinizde bilgi,  bu dinamizmi  içerecek biçimde yer aldığında  ulaştığı her noktada bir değişim ve gelişimi oturtan  bir yapıyı içerecektir ki bu öğretimde bir  devrimsel yapıdır.  

 

Morin, bilgi üzerine çökömüş bulunan önvarsayımılardan söz ediyor. Bilgiye  yeni bir bakış açısı  ve dolayısiyle  bir dinamizm getirdiğinizde  onun üstündeki  önvarsayımların tümünü kovmuş ve onunla   devrimsel bir yapılanmayı  gerçekleştirmiş oluyorsunuz.

 

Bilginin  bir bağlam içinde sunulmasının   eğitim izlencelerinde kalın kalın belirlenmiş bulunması son derecede önem taşıyor gibi geliyor bana. Coğrafyanın, tarihin, ekonominin,  insanın, konjontürün.... bilgi bağlamında gözönünde bulundurulması  işlevsel bir eğitimin  en önemli alt yapılarından birini oluşturuyor.   

 

İnsan, bilginin ana hedeflerinden biri olmak durumundadır. Dünya bu gerçeği çok geç anlamış görünüyor. Böyle bir anlayışın yaygınlaştığını, yaygınlaşmış olsa bile kökleştiğini hiç mi hiç  sanmıyorum.  Çevre katliamları   gitgide artıyor gibime geliyor.  Gerçi insanlık çok  az da olsa  kendini  öldüren  girişimlere karşı ıçıkmaya başlamıştır.  Bu durumun yaygınlaşması ve eğitim izlencelerinde ağırlıkla yer almasının   çok anlamlı olacağını düşünüyorum.

İnsanı esas alan, onun eliyle değişim ve gelişimi  yürürlükte tutan bir bilginin, insanı özne olarak öne çıkarmasını önemli bir aşama olarak görüyor Morin.  Felsefenin etken ve edilgenlik sorunlarını hemen anımsatan bu yeni durumun  insana bakışımızdaki değişimi içerdiğini  söylemeliyiz. Soyut yapıların ve tabii somutluktan kaçan, bu arada insanı da  içinde taşıyormuş gibi  gösteren ne ki somut olarak hiçbir zaman içermeyen  yapıların kovulması gerektiği gerçeğinin altını Morin kalın kalın  çizer.

 

Belirsizliklerin öğretilmesi önem taşıyor. Çünkü bunlarla savaşmak ve olabildiği ölçüde aza indirgemek gerekiyor belirsizlikleri. Eğitim izlencemlerinde de bunların ortadan kaldırılması gerekirliği açıkça yer almalıdır diyor Morin. Gelişmekte  olan toplumların  inanç ve kimlik konularındaki  kültürlerinin içinde bu yapıda çok sayıda ve çok derinlere dek inen  alanlar bulunduğunu biliyoruz. Morin, buna  çekiyor dikkatimizi.  Çünkü bu belirsizliklerin açıklaması da yapılamıyor. “Öyledir deniyor; kültürümüzdür deniyor...”  geçiliyor.  Bu kavramlar kimi toplumlarda dokunulmazlık taşıyorlar.  Hemen  töre kavramı anımsanıyor bu günlerde. Töremiz!.. denilince akan sular duruyor...

 

Çağını anlayan ve insansal bir etikle donatılmış  bir eğitimin çok önemli getirileri olacağını  açıklıyor Morin makalesinde. Gerçi üzerinde durduğu hususların bir bölümü için öteden beri bilditklerimiz ve uygulumaya çalıştıklarımız vardır.  Ne ki birçok belirsizlikle giderek donatılan dünyamızda eğitimin  bu ana başlıkları tekrar tekrar anımsamasında yarar var.  Morin bu nedenle gündemimize girdi bu makalesiyle.

 

2.

CHP,  İstanbul’da 10-11 Mart günleri  uzmanlarla yaptığı toplantılar sonucunda  Türkiye’nin ekonomik durumuna ilişkin bir rapor yayınladı. İnternetle tüm dünyaya verildiği anlaşılan bu raporda benim de katıldığım  çok ağır başlı  ve güven  öneren bir biçem seçilmiş.  

 

İstikrar  kavramın gizi kalmadığına dikkat çekiliyor önce!.. Çok istismar ediilen kavramlardan birisi olmuştu bu istkrar  kavramı. Hala da bu kavrama sığınılmaya çalışılıyor ya neyse... Hükumetin önce hasar tesbit raporunu yayımlaması gerektiğine dikkat çekiliyor. Gerçekten bir gecede  yarı yarııya  yoksullaştığımız  böyle bir krizin  hala  hasarıını bilmiyor kimse. Neden zararı görenlerden bunu saklıyorlar  anlamak mümükün değil. Bunun da bir devlet sırrı olduğu söylenecek  mi diye soranların sayısı artıyor gün gün, saat saat!.. En azından insanların bilgi edinme hakları bulunduğunu  unutmamak gerkiyor sanırım. CHP bu gerçekliğin altını kalınca çiziyor. Hükumetin kendine yeniden çekidüzen vermesi gerektiğini, son zamanlarda çok kullanılan bir deyimle reel sektöre, işsizliğe çare bulunmasına  belli bir ağırlık verilmiştir iraporda. Yeni bir bütçeden söz ediliyor...Yolsuzluklarla savaşılması önerisi tekrar tekrar öne çıkarılmıştır raporda.  Henüz  tesbiti yapılmamış bulunan hasarın eşit bir biçimde dağıtılması gerektiğine dikkat çekiliyor.  Devlet, borç aldığı çevrelere %150’nin üstünde faiz ödemeye hazırlanırken  işçi, memur, emekli, esnaf ve köylü için neden böyle bir  onarım düşünmüyor? Düşünme gereksinimi duymuyor?.. Memurlara,  yılın sonuna kadar % 45, işçilere % 15-20 gibi bir  rahatlama sağlanacağını söyleyen yetkililer,  para babalarına neden % 150 olanak sağlıyorlar ki? Bunu nasıl açıkılayabilecekler ki?

 

Neden, hala Siyasi Partiler yasası ve Seçim Yasası   değiştirilmiyor? Neden hala  halka gidilmiyor? Seçim ekonomisinden korkmanın  altında yatan   savurgan bir  ekonomi uygulamak değil mi?  Eh öyleyse, neden biz de böyle savurgan bir ekonomi uygulamadan seçime gideriz  denmiyor ki? Neden böyle bir noktada birlik olunamıyor ki?

 

Böyle bir ortamda CHP’nin bu ekonomi raporu dileyelim ki, bir derde deva olsun!..

 

3.

İdea Politika’nın Bahar 2001 sayısında  ilginç bir makale var. Erol Özkoray’ın çevirdiği ve  İtalyan İktisat tarihçisi Carlo Cipolla’nın  Aptallığın Temel Yasaları  adını taşıyan bu  makalesi (s.1-5)  E.Özkoray, “Avrupa Birliğinin Türkiye’yi böleceğini söylemek,ardından da AB=PKK denklemini ortaya atmaya cüret edebilmek,akabinde ise Ermeni soykırımı yasa tasarısının rövanşını almak için  Fransızcayı yasaklamayı düşünebilmek,bu ülkenin siyasi erkinde  aptallığın kol gezdiğini,vahim bir paranoya olduğunu ve patalojik derin bir vaka karşısında bulunduğumuzun  son günlerindeki somut kanıtlarıydı.Her yerde komplo arayan,her an ‘Sevr hortlamasını’ anımsayan bu ‘sado-mazoşist’ anlaayışın en belirgin özelliklerinden biri de  sorunların üzerine  giitmeyip çözümsüzlüğü kendine şiar edinmesi, giderek sürekli olarak kendisini cezalanadırması ve nihayet kendini ayağından vurmakta direnmesidir.(s.1)”  tümceleriyle  açıklıyor böyle  bir durumu.

Hemen aklımıza Aziz Nesin geliyor. Onun bu aptallık konusundaki gerçekeçi saptaması  Cipolla’yı  nasıl da doğruluyor...

 

Cipolla makalesinde ilginç saptamalar yapıyor: tüm tarihi dönemlerinin iincelenmesinden  çıkan sonucun “yükselen ülkelerin aaptal sayılarının da kaçınılmaz olarak artığını” ; bunun yanında bu kişileri denetim altında bulunduracak bir zeki insanlar kesiminin de oldukça çok olduğunu;  gerilemekte olan ülkelerde özellikle iktidarda olanların aptallık oranlarının yüksek olduğunu  haykırıyor sanki(s.4).

 

Cipolla  dudakmlarımızın ucunda bir tebessüm mü yoksa acı acı bir gülüş mü olacak  bu ciiddi ciddi saptamalarııyla bilmiyorum karar sizin!..

 

4.

İdea Politika’nın  bu 2001 Bahar sayısında Alain Touraine’nın da katıldığı bir  açıkoturum yayımılandı. Dünyasallaşma ve demokrasi’yi   konuşuyorlar. Konu dünyasallaşma tabanında ele alınıyor. Michael  Walzer ve Elikia M’Bokolo’nun katkıları ile  enine boyuna konu deşiliyor.

 

Dünyasallaşma küreselleşmenin  bir başka adıdır.Ve tabii bu  adlandırma daha insani bir  içerik taşıyor. bilgi  iletişimi, mal iletişimi, para iletişimi, emek iletişimini içeren  küreselleşmenin neden önüne geçilemeyeceğinin açıklamasıdır  bir bakıma dünyasallaşma terimi. Bu terimin  içeriğindeki mitosa özel vurgu yapılıyor yer yer. Bu mitosun olumsuz  yanına bizde yapılan vurgulamayı düşünmemek olanaksız.

 

“Tek bir ülkede kerim devlet olamaz” saptamasını Walzer sanki bizim ülkemiz için yapıyor. Eğer kerim devlet olacaksa bu tüm ülkeler için olmalıdır demektir bu. Dünyasallaşma böyle bir mitos üzerinde oturuyor. Bir başka mitos da kültürel farklılıkların birleştirilmesidir.Eşitsizliklerin birleştirilmesi gibi çok paradoksal bir yapılaşmanın  ayrılıkların birliği gibi bir durumu oluşturması  gerçekten önemli bir mitos olarak çıkıyor karşımıza. Ticaretin  ya da finansın bir bölümünün dünyasallaşması, toplumların kendi üzerlirendi etkide bulunmalarını azaltmıyor, tam aksine toplumlar arasında bir uzam oluşturarak yeni bir mitos kuruyor. Çünkü zenginliklerin yeniden ve zayıf grupları güçlendirmek  üzere paylaştırmak imkanı bulunmadığı sürece  kimlik ve özdeşlik siyasetinin yarar değil zarar getireceği biliniyor artık. Kimlik politikalarının bir tür yükselişe geçmesi  dünyasallaşmanın bir başka mitosu olarak sunuluyor. Bunun uzantısında çokkültürlülüğün  öne çıktığını görüyoruz.

 

 Touraine, demokratik siyasetin yeniden oluşumunun öğelerini şöyle sıralıyor:

*Sosyal politikalardan  özgürlüğe ve sorumluluğa katkıda bulunmalarını beklemek,

*Dışlanmayla savaşmak,herkesin kişisel,bireysel ya da kolektif bir yaşam projesi inşa etme imkanını güvenceye almak, öne eçıkarmak;

*Uygulanan siyasetlerin kültürel hakların tanınmasına, çeşitliliğe ve çoğulculuğa yardıımcı olmaları... Bu hususların  yeni demokrasi anlayışını  sınırlandıran yeni boyutlar olduğunu  dünyasallaşma  kavramı içinde görüyoruz.

 

Touraine’nın işaret ettiği önemli konulardan biri de sağ sol  kavramları ve içerikleridir. “Sağ şöyle diyor: sisitemin mantığı  piyasanın, teknolojinin, iletişimin ve enformasyonun mantığı  üstün  gelmelidir; tersine bugün solu tanımlayan şey, oyuncuların  bakış açısına yerleşmektir. Hangi kategoriden olursa olsun oyuncuların tanınması  benim görüşüme göre  bugün solunu sağdan  farklılaşktıran  şeydir. Belli bir tarzda, veriler, geçen yüzyıla kıyasla  tersyüz edilmiştir, o zamanlar sağın bireyci, solun da kolektivist olduğu söylenirdi. Ben bugün bunun tersinin (solun bireyci, sağın kolektivist) olduğunu düşünüyorum.(s.10)” diyor.

 

Walzer’in, sola ilişkin aşağıdaki açıklamalarının demokratikliği geliştirme ve yayma açısından önemli olduğunu düşünüyorum:

* merkez sol,

* liberal sol,

* cumhuriyetçi sol,

* emekçi sol,

* sosyalist sol,

* ve hatta dini sol

kimlikleriyle sol olduğunu düşünmenin 21.yy.da demokratik kültür ve siyasetin istikrarı ve serpilmesi için  önemli bir yenilik olacaktır.

 Sol’un  farkına varmak, Türkiye’nin    çok önemli bir sorunu olarak duruyor karşımızda!..

Tam bu noktada  bu gereçekliğin altını kalınca çizmek durumundayız!..

Dünyasallaşma içinde bugün Türkiye’de SOL,  böyle  bir geniş  yelpaze  olarak  siyasal yaşamımızda  artık vazgeçilmezliği ile yerini almalıdır.  SAĞ’ın Türkiye’yi getirdiği  yer ortadadır ve hiçbir açıklama yapılmasına gereksinim olmayacak kadara açıkta ve ortadadır. Artık bunun ayrımında olunmalıdır!..

 

5.

Adnan Benk’in  Çağdaş Eleştiri, söyleşiler yazılar başlıklı üçüncü kitabı da yayımlandı. Önemli bir eleştirmendir  Adnan Benk.  Çağdaş Eleştiri Dergisi’nde yayımlanmış olan bu eleştiriler  gerçekten hem yönlendiricidir  hem de hala güncelliğini koruyor.  Öyle bir sorgulaması var ki onun, yapıtlar, kişiler, yöntemler tüm açıklıkları ile ortaya çıkıveriyor sonunda. Yazırlar, ozanlar da kimi kez çok çok sıkıştıklarını duyumsuyorlar. Diyecek birşeyleri olamammıyor çoğu kez.  Bunları yakalamayı biliyor Adnan Benk.

 

Edip Cansever’le  yapılan görüşme sırasında,  bu görüşmeye katılan Tahsin Yücel bir ara  “Yahya Kemal’i hiç sevmem.” diyor(s.162)!.. Bunu nasıl söylüyor?.. bilemiyorum!... Yazınımızda, Yahya Kemal için böyle olumsuz bir yargı söyleyen bir başka yazara hiç raslamadım ben. Bu nedenledir ki çok şaşırdım. Sonra, Tahsin Yücel’in bunu söylemiş olması daha da önemliymiş gibi geldi bana. Çünkü  bana göre  Türkiye yazınını (ve tabii özellikle şiirini) doğru değerlendirebilmenin ilk koşulu bu yargıdır.  Bu yargıdan yola çıkılarak yapılacak olan değerlendirmeler bizi bir yerlere götürebilecektir.  Çünkü, bize kadar gelen ve tüm kitapları dolduran Türkiye şiirine ilişkin yargıların,  Yahya Kemal şiirinin şah şiir olduğu ve Türkiye şiirinin oradan bakılarak ve  o şiire göre yapılmış değerlendirmeleri içeren yargılar olduğunu görüyoruz. Bu saptayımın  dışında yapılmış hiçbir saptayım yoktur, olmamıştır. Tabii o zaman da  gelinen nokta  bugünkü yerdir. Ve şiirimiz  Adnan  Benk Hocanın  Edip Cansever’le yaptığı görüşmede onu sık sık sıkıştırmasının altında  yatan  ve şiiri/şiirimizi yanlış anlamak ve yanalış zemin üzerine oturtmak  biçimindeki  kavrayışın yanlışlığıdır.   

Çok önemli bir noktadır bu!..

 

“Kötü bir şiir üzerinde bir araştırma yapıılsa,bir yapı çıkmıyacak ortaya.(s.119)  diyen Adnan Benk Hoca, şiirin bir yapı olduğunun altını kalınca çiziyor. Şiire  bir yapı olarak bakınca o yapının kurulması  işlemleri geliyor hemen gündeme. O zaman siz nasıl olup da “şiir yazılmaz, söylenir!” dersiniz/diyeceksiniz?.. Anlamak olası değildir!...

 

Ne ki sorunun yanıtı  şiiri kavrama biçiminde yatııyor.  O biçim de  Tahsin Hoca’nın belirttiği şeydir.

 

Melih Cevdet’le yapılan görüşmede, ozanın dizelerini sözcük sözcük savunmasındaki sahicilik gerçekten hayranlık uyandırıyor!..

 

6.

Eser Karakaş, yazılarından ve tv programlarından tanıdığım bir  üniversite Hocası.  Onu  çok uzun zamandan beri tanıyormuş, çok eski bir dostummuş gibi  görüyorum. Oysa ne kendisiyle görüşmüşlüğüm var ne de  dostluğum, ahbaplığım... Salt çok sık  olmasa da tv ekranlarında görüyorum kendisini. Söyledikleri beni çok ilgilendiriyor ve  ayrılamıyorum ekran karşısından. 

Eser Karakaş’a yakınlık duymam   düşüncelerimizin yakınlığından kaynaklanıyor sanıyorum. En köklü ve uzun ömürlü arkadaşlıkların düşünce birliği/yakınlığı üzerine kurulduğunu biliyorum. Hoca ile aramızda böyle bir sağlam zemin oluşuveriyor her defasında, ekrandan akarak...

 2 Mart 2001 akşamı   AB  konusunun tartışıldığı  ATV’deki Siyaset Meydanı’nda yine Eser Hoca vardı ve yine beni  program bitene değin ekranın karşısına çiviledi.

İlginç şeyler söyledi Hoca. AB  Türkiye için, Tükiye insanı için önemlidir bence. Hem de çok önemli...Kim ne derse desin çok önemli. Oraya girmek ya da girmemek bir kimlik sorunu hiç olmamalııydı/olmamalıdır!..  Bir inanç sorunu olmamalıydı/olmalıdır!...Hocanın sözleri ve söylediklerinin altında bu görüş ve düşünce yatıyordu açık seçik...

 

KOB ‘la istenenleri gerçeklemeden AB’ye girmenin mümkün olmadığını söylüyordu Hoca. Hem bunları kabul etmeyeceksiniz hem de AB’ye girmek isteyeceksiniz... böyle bir anlayış   bir etik sorunuydu;  aldatıcı bir tutumdu... “AB’ye girmek istenmediği söylenemediğiinden  böyle şeyler söyleniyor” diyordu Hoca.

 

Yunanistan’ın  AB’ye girmeden önce 3000 $ olan kişi başına gelirinin, AB’ye girdikten sonra  12000 $’a; İspanya’da 2500 $’ dan 11500 $’a; İrlanda’da 1400 $’dan, 21000 $’a çıktığını; Türkiye’de ise kişi başına gelirin  1800 $ civarında olduğunu;  bir Yunanlı’nın 6 Türk  ettiğini söylüyordu.

 

Sayıların ortaya koyduğu  bu gerçekliğin acıtıcı yanı karşısında hemen kimliğe sığınmanın  hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini, hiçbir şeyi de hoş göstermeyeceğini, affettirmeyeceğini anlamayan/ anlamakta güçlük çeken kişilere karşın açıkça  söylemenin  bir erdem olduğunu da gösteriyordu Eser Hoca.

 

Dünyada demokratikleşerek bölünen hiçbir ülke olmadığını;  kamu alanlarının özel sektöre  açılmamış olmasının her zaman ve zeminde zarar getirdiğini; örneğin depremlerde kamu binalarının çoğunun yıkıldığını, yıkılmayanların da çok ağır hasarlar gördüğünü; bu binaların kamu tarafından yapılmış bulunmasının  sözü edilen zarara  açık bir durumu ortaya koyduğunu söylüyordu.

 

AB’ye girmemenin  AB için değil,  Türkiye için zararlı olacağını;  AB içinde  Türkiye’ye karşı  bir tavrın resmi belgelere yansımadığını; bu durumu çok önemli bulduğunu belirtiyordu.

 

Ulusumuzun küreselleşme ile pek barışık  görünmediğini; çünkü  Türkiye’de devletle iç içe olan elitlerin  AB’ye girmek istemediklerini; mevcut durumun rant getirdiğini, şeffaflık geldiğinde bu ilişkilerin rahatsızlık yaratacağını, o nedenle  elitlerin böyle düşündüklerini;  Türkiye’nin Cumhuriyetin kurulmasından .bu yana  ancak   (3.5) kez gelişip büyüdüğünü; oysa İrlanda’nın (16) kez büyümüş olduğunu açık seçik anlatıyordu.

 

Bölgesel entegrasyonların, rekabet hukuku açısından Türkiye’ye hiçbir katkısı olmayacağını, aksine Türkiye’nin  bölgelere ve bölge devletlerine katkıda bulunacağını; bunun da Türkiye’nin olanaklarını onların lehine kullanmasını getireceğini ve bir tür kayıp içinde olması ile sonuçlanacağını söylüyordu.

 

Aydın namusunun  en güzel, en açık ve en yapıcı örneklerini sergilemişti Eser Hoca bu oturumda. Ve dinleyenlerini de çok mutlu ederek...

 

7.

Basında incir çekirdeğini doldurmayan yazılar olduğu gibi,  kimi  başlara takır takır  vuran yazılar da var. Türkiye’nin kasımdan beri yaşamakta olduğu krizleri sanki ben yaratmışım gibi  bu krizlere karşın  hala falan parti değil de filan parti tarafından  yönetilecek ekonominin bu kirizleri kolayca atlatabileceği yolunda  söylentiler yayılmıştı bir aralar.  Zeynep  Atikkan            ( Hürriyet 25.2.2001) bu söylentileri ele alarak  “nerede görülmüştür, krizin sorumlularına kiriz çözme yetkisinin verildiği?  Hem de kurtarıcı rütbesiyle terfi ettirildiği?  Bu  nokta, son günlerede yaşananların en umut kırıcı yönü işte.” diyerek  bir ara ANAP’ın ekonomi yönetimine  talip olduğu söylentilerini  ele alıyordu. Bu söylentilerin altında yatan düşünce Kemal Derviş’in göreve başlaması sırasında ve  göreve başladıktan sonra da  insiyatifin bu kesim elindi olduğuna ilişkin pompa basmalara devam edilmesiyle de sürdülmek istenmiştir.

 

Ahmet İnsel  (Radikal İki, 25.2.2001), Kaos Dönemi başlıklı yazısında “ DDK’nın üç kamu bankasının özel ve tüzel kişilere verdiği ve bir kısmı batık olan kredileri araştıracak olmasından, bir hükumet neden alınganlık gösterir?”  sorusunu  patlattıktan sonra;

“...bir medya holdinginin bankasının,batan bankaalar sepetinden kurtarıldığı....”;

“...20 miliyara varan kamu bankaları zararlarının siyasi destek  rantı için  kullanıldığı...”;

“bal tutanın parmağını yaladığı...”;

“....Sağlık ve Bayındırlak  Bakanlıkları tasarrufları hakkındaki  iddiaları  olağanüstü dönem hükumeti gerekçeleriyle savuşturanların koalisiyonuna Sezer’in hukuku hatırlatması üzerine  Başbakanın kilitlenmesi...”;

“...Ecevit’i kriz kelimesine kilitleyip,yarı bilinçli biçimde kriz var diye sayıklatanlar, krizin dumanlı havasından yararalanıp, kendilerini kurtarmak istemeleri...”  kasımdan bu yana yaşadığımız olağanüstü çarpıklıkların  altındaki zeminin gözaçıcı saptamaları olarak kanımızı  dondurmaya yetti ve “yetti artık!..” dedirtti!...

 

 

 

 

ANA SAYFA    YORUM     GERİ

Bu sitedeki eserler yazarın izni olmadan herhangibir şekilde kopyalanamaz veya yayınlanamaz.

Yazıların her haklı saklıdır.