Make your own free website on Tripod.com
Hit Counter defa okundu

BİR BATMAN’LI OZAN

SELİM TEMO

 

 

 

Muhsin  Şener

 

 

 

Selim TEMO, Batman’lıdır.

Batman, Güneydoğu Anadolu bölgesinin bilinen bir kenti. TPAO’nın  tesisleri burada  bölgenin en önemli devlet yatırımları olarak dikkat çekiyor.

 

Batman  yeni illerden. İl olduktan sonra  başına gelmeyen kalmadı!.. Sanki il olmasını istemeyen bir yaban el onun başına sürekli çorap örüyor....

 

Bir zamanlar gidilmesi, kalınması ve hele yaşanması çok zor bir  yurt parçasıydı Batman. “Faili meçhul” diye anlatılan ölümlerin çok çok gerçekleştiği bir yurt parçası... Sokakta gezerken insanın kim vurduya girmesi işten bile değildi  bir zamanlar. Bu öldürümleri yapanlar bir türlü bulunamıyordu. Aranıp aranmadığını bilmemiz tabii olanaksız... Ne ki çok sayıda öldürülmüş insanın  katili yoktur ortada...

Öldürülenler erkekler arasından seçilmiştir.

 

Batman il olunca, o zamanki  vali  dışardan  satınalınmış   silahlarla  halk arasında bir yerel milis gücü gibi bir güc kurmuştu. Bu gücün  elindeki silahların  bir bölümünün hala nerede olduğunun bilinmediği yolunda basında çok yayın yapılmıştır.  Bu olayların geçtiği dönemin valisi halen merkezde  bulunuyor...Vali bu  konuda kimi açıklamalar yaptı ya bunlar kimseyi doyurmadı...

 

Batman,  Hizbullah  operasyonu olarak adlandırılan   çalışmalar sırasında tekrar gündeme geldi. Olayın bura ile çok yakın ilişkisi bulunduğu ortaya çıktı. Hizbullah liderinin buralı olduğu ve TPAO işçisi olarak bu hareketin içine girdiği  falan çok söylendi, yazıldı...

 

Ardından, Batman’da kadın intiharlarının yaygınlaştığı yazıldı.   Bu, çok şaşırtıcı oldu. Konuya ilişkin birçok yazı ve araştırma yayımlandı gazetelerde.

 

Batman’ın  başı hiç ırmadı, feraha çıkmadı... Sıkıntı çekmek sanki onun  karakterinde vardı.

 

Ben, Batmanı  Eğitim Bakanlığı Müfettişi olarak tanıdım.  Birçok kez gittim.  Bir gidişimde  lisenin çevresinde askerlerin pür silah nöbet tuttaklarına tanık olduğumu hiç unutamıyorum. Silah ve eğitim!.. Ne var ki  o zamanlar başka çare de yoktu.  Bir nöbetçi öğretmene  “niye öğrenciler arasında gezmiyorsun?” dediğimde bana “korkuyorum!..” yanıtını verdiğini hiç unutamadım!.. lise  binası sanki yıkılıyordu. Hiçbir sınıfta sağlam kapı yoktu. Bütün kapıların alt kısımları ayak darbeleriyle parçalanmıştı. Öğrencilere sahip olmanın olanağı kalmamıştı.

 

 Öğretmenlerin de öyle... 

 

Okullarda  eğitimin yapıldığını falan savlamak  hiç olası değildi.  TPAO’nun konukevinde kalmış olmak, her türlü gereksinmemizi oradan karşılamak bize güven veriyordu.

 

İşte size bir Batman  resmi!..

 

Selim Temo burada doğmuş, burada okumuş;  90’lı yalların başından beri Ankara’da  önemli bir ozan.   Ah Tamara ilk şiir yapıtı ve 1995’te yayımlanmış, üç baskı yapmış;  Kırgın Nehirler Meseli 1997’de yayımlanmış, iki baskı yapmış;  Uğultu adlı son şiir yapıtı ise 2000 yılında çıktı.

 

Yukarıda, kalın çizgilerle çizmeğe çalıştığım Batman, Selim’in şiirinde boylu boyunca  yatıyor. Şiirlerinin genellikle uzun olmasının,  Batman’ın sorunlarının yoğun olmasıyla ilişkili olduğu  düşünüyorum.  Şiirlerin  de bir özellik daha çok dikkat çekiyor.  Batman’ın sorununun/sorunlarının,  örneğin afişlerle arananların,  ozanı çok ırgaladığını  söylemeliyim.  Belki  insanların  kalabalıklar halinde bulundukları yerlerde  afişlerin bulunması onu rahatsız ediyor?.. Bu onun Batman ve Batman’lıya karşı duyduğu sevgi ve bağlılığın bir göstergesidir.

 

Ve tabii önemle altı çizilmesi gereken bir bağlılık...

 

Batman ve Batmanlı  odağında  tarihin ve  toplumsalın ve  tabii gelenekselin   dayattıkları  Selim’in tüm çabalarının tabanına  yayılmıştır.  Batman’ın içinde olduğu bölgede en az on yıl süren ve binlerce insanın ölümüne neden olan  bölücü hareketin,   bu yörenin   hem kendi içinde hem de tüm yurt genelinde  duyarlılığının sürekliliğini arttırmıştır. Gerek  o coğrafyada yaşamanın ve gerekse o coğrafyadan olmanın  insana yükledikleri bulunduğunu  hiç yadsımıyor  Selim.  Üzülmediğini ise söylemek neredeyse olanaksızdır...

 

Selim yapıtlarının tümünde,  söz konusu bu duyarlılığı,  bütün boyutlarıyla ele alıp şiirin olanakları içinde  irdeler.  Siyasal ya da ideolojik böyle bir durumun,  şiirin olanakları ile  irdelenmesi üzerinde önemle durulmalıdır.

 

“ömrün”, “ölümün kuyusunda”, “rehin olması” ;  “sevda”nın, “başka ömre bırakılması” ;  “bütün garajlarda  yüzünün traşsız olması” ;  “baba adı”nın “Ömer”, “ana adı”nın “Kevok” olması;  “esmerliği”nin “şüphe yaratması”  ve ;

 

..........

.........

hepiniz yanlızlığıma sığındınız tuhaftır

ölüleri toprak örtüyor hadi

sizi kim örtecek?

(Ah Tamara, s.13)

 

dizeleri  o coğrafyadan ve o coğrafyanın insanından olmasının üzüntüsünü  açık olarak ortaya koyuyor.  Tabii  etkililiği de  hiç yitirmiyor.

 

kim-

liğim

eşkiyanın kente inmesidir

öyle aklıma geldi

bir göl gibi duruldum

(Ah  Tamara,s.33)

 

adın Cemal ‘dir belki

belki Necmi

belki Osman

öyle özensiz yazılmış bir kader ki

bu bile üstünkörü

 

yolağzında bekledin her paydosta

gelip geçti kentliler

ve kimse benzetmedi seni

bir tanıdığına

(Ah Tamara,s.20)

 

alıntıları, yukarıda yaptığımız saptamayı doğrulayan örneklerdir..

 

ş   i   i   r    i

 

I.

Selim’in üç yapıtındaki şiirlerin tümü  Batman coğrafyasının, o coğrafyanın içinde oluştuğu, feodalizmden bir türlü çıkamamış  tarihsel ve geleneksel yapıyı yansıtmaktadır. Feodalizmden  bir türlü çıkamamış, çıkmayı  istemekle birlikte bunun araçlarına bir türlü sahip olamamış; o nedenle de  sürekli yalpalayan ve o konuda kendine destek çıkan siyasal tutumlara halk olarak doğrudan ve etkili bir biçimde  yaslanmamış /yaslanamamış bir  toplumsaldır bu.

 

Feodalizmden çıkamamış  olan bir halk,  uluslaşma sürecinin de dışına  düşmüş demektir. 

Batman özelindeki  coğrafyada  uluslaşma sürecinin tamamlanması  gerçekleşememiştir.  Yaygın ve derinlik kazanmış bir dil birliği  kurulamamış; toplum,  toprak ağalarıyla  inanç ağalarının  sarmalı altında ve içinde  ne olduğunun, nasıl olduğunun bir türlü ayrımına varamadığı bir sömürü düzenini  tüm ağırlığı ile omuzlarında taşırken bir yandan da   doğal olarak halkın  kendine yetecek genişlik ve derinlikte  bir ekonomi oluşturulamamıştır.

 

 Modernitenin  nimetlerinden  salt  gösteri olarak yararlanılmaktadır.  İletişim ortamı ancak  90’lı yıllarla birlikte  yaygınlık ve derinlik kazanmıştır. İletişimin  toplumun  dönüştürülmesine hizmet edecek bir yapıda kullanılmasından çok uzak kalındığı, bunun çok uzun  süreler alacağı ortadadır.  Radyo ve tv’ler uluslaşmayı destekleyip hızlandırarak toplumsal dönüşümü sağlayan canlı araçlar olamamışlardır. Kendine yetemeyen ekonomi ise bu sürecin tamamlanmasına olumlu katkılarda bulunamamıştır. 

 

Aslında bu coğrafyada en önemli sorun, uluslaşma sürecinin tamamlanmasıdır.  Bu konuda gerçekten  hiçbir dönemde  planlı bir  çalışma yapılmamıştır/yapılamamıştır.  Siyaset  ise   en güçlü araç olarak   üzerine düşen hiçbir görevi yerine getirmemiştir. Bu coğrafyanın  varolan ve hala süren  her tür feodalizmini siyasal çıkarı için sonuna değin  kullanmaktan başka hiçbir şey yapmadı siyaset...

 

Bir yandan feodal kalıntılarla, bir yandan ekonomik yetersizliklerle ve bir yandan da inançsal baskılarla boğuşan bu coğrafyanın insanı Selim’in şiirinde tüm ağırlığı ile yerini almış bulunuyor.

 

Şu dizeler, tarihsel, geleneksel ve toplumsal   yaşamın  onun  şiirine yansıyan yanlarının özetidir sanki:

 

yaşam ve ölüm

iki hasım şimdi

iki şupheli şahıs

her an birisidir

her an ikisi

 

Ah Tamara’ da,   bu  yaşananı  somut çizgiler içinde ortaya koymaktadır. Orta bir yol yoktur bu tarihsel ve toplumsalda.Ya  ölüm ya yaşam!.. Ölüm, kulak arkasına atılıp yaşamın keyfinin çıkarılması hiç hesapta yoktur. An, sorunudur yaşamdan ölüme geçilmesi.

Ne kadar ürkütücü bir durum!...

 

dört parçalı göğsümü

paletler çiğner hergün

yürür gider kirpiklerim boyunca

ayak diplerime atılan kardeşlerimin başları

taşırır yoksul gözlerimi de

inadına ağlamam

acılarım yaşadığımca ağyasam bitecek değil

(Ah Tamara,s.9)

 

İlk iki dizede  anlatılmakta olan durumun  ozanda oluşturduğu tepki / yürür gider kirpiklerim boyunca/ dizelerinde yoğunlaşmış.  Hemen ardından gelen  durumun uyandırdığı tepki  için de /taşırır yoksul gözlerimi/ dizesi kurulmuştur.  Tepki duygularını  anlatan bu iki dizenini aynı şeyleri anlattıkları gözden kaçmıyor. İkisinde de  ağlamak söz konusudur.Ne var ki bu eylem  iki değişik dize ile ortaya konulmuş ve iki değişik dil ile  açıklanmıştır.   Ve bu iki değişik aanlatımın  oluşturduğu yeni dilin, bir izlenimin  deneye dayandırılarak imgelemde  bir somutluğu oluşturduğuna tanık oluyoruz.  Bu yolla ozan  ilk  iki  dizede  söyledikleriyle üçüncü dizede söylediklerinin,  bilincinde oluşturduğu öfkeyi ve tabii acıyı  derin bir biçimde duyumsamamızı sağlayabilmektedir.

 

 /dört parçalı göğsümü/paletler çiğner hergün/  ile   / ayak diplerime atılan kardeşlerimin başları/ dizelerinde,  anlatılanlara karşı duyduğu  tepki ve nefret vardır..  Selim bu dizelerde bir düşüncenin  eleştirisini dile getiriyor. Bir düşünceyi şiirde ele  alıyor.  Ne ki  bunları yaparken şiiri hiç  unutmamıştır. Onun için, tepkisini dile getirmek zorunda olduğu düşünce kadar,  onun şiirle ortaya konulması da önemli ve değerlidir.  Selim’in şiirinin anahtarlarından biri budur.

 

bir taş oynulor yerinden

biri adam güç bela öpebiliyor sevgilisini

bir saz kırılıyor

bir civan uçuruma salıyor ağırlığını

bir köprü uçuyor bakmaksızın

ellerim yanıyor kağıtta

ellerime ağustos yağıyor durmadan

en çok baharları ağlıyorum

bir kanardağın bakısında

(Ah Tamara,s.10)

 

Bu dizelerde ozanın şiirinin bir başka yanı var. Bir yığma biçem kullanıyor Selim. Buna sık sık raslarız şiirlerinde. Bu biçemi kullanan ozan az değil. Eskilerde de vardı bu. Hem de en ünlülerde..

Birçok sakıncası vardır bunun.

 Önce, şiirin bir  betim içinde kalması olasılığı doğar. Böylece şiirlikten uzaklaşılabilir.  Eğer betim işlenebilmişse o zaman şiire katkı da yapabiliyor. Tabii buradaki işleme  eylemi, ozanın şiire egemenliği ile ilişkili...

 

Selim, yukarıdaki dizelerde üst üste yığılan kimi durumlardan, kimi görünümlerden kimi  etkilenmelerden söz ediyor. Bunların hepsi  çok ölçülü bir biçimde konulmuştur dizelere. Herbiri ayrı ayrı  ele alındığında    dokundukları yaşam kesitlerinin  somut  kimi nitelikler olarak bize geldiklerini görüyoruz.  Yaşam kesitlerinin,   yaşamdaki kimi  değişimleri içerecek bir biçemle  sunulması  ozanın kendi çabasından başka bir şey değil. Buradan bakınca, yukarıdaki dizelerde betimler halinde sıralanan yaşam kesitlerinin   şiirsel bir yazınsallık içinde  sunulmasının  başarısını görüyoruz. Tabii burada da  şiirin tabanındaki toplumsalın ve tarihselin  yarattığı  sıkıntılara duyulan tepki ve nefret açık olmada da tüm ağırlığı ile yerini alıyor. Alıyor ya, şiirden hiçbir şey de yitmiyor.

 

Tam burada mı, yoksa yazının sonunda mı söylemem gerektiğine bir türlü karar veremediğim bir şey daha var: Dikkat edilsin, Selim’in bu tepki ve nefret içeren şiirlerinde, öyle ayağa kalkılarak ve bağırılarak okunma havası hiç yoktur. Oysa bunlar, tepki şiirleridirler ve  belki de tarihsele çok iyi yaslanmış  şiirler olarak böyle bir okunmayı  çoktan hak etmişlerdir.  Ne ki Selim,  dizelere şiirin dozunu o  kadar dengeli olarak koyabilmiştir ki bu onun, şiiri zedeleyebilecek en ufak bir etkiyi bile hesap ettiğini göstermektedir. Tabii önemli bir emektir ve ustalıktır bu! Teslim edilmeli...

 

beklemek zamanı çoğaltmaktır Tamara!

on beş şiddetinde bir deprem ancak

taşırır yoksul denizleri

(Ah Tamara,s.10)

 

Bir önceki bölümde  ele alınan, bir adamın sevgilisini güç bela öpebilmesi, bir civanın kendini uçuruma salıvermesi; ağlamalar... durumlarının değişebilmesi ancak on beş şiddetinde bir deprem ile olanaklı görünüyor ozana göre. Oysa bekleyecek  hiç de zaman  kalmamıştır. Çünkü beklemenin  zamanı arttırmak anlamına geleceğini düşünmektedir o.

 

Bu gerçeklileri Selim’e söyleten tarihselin  ve yaşanmakta olan toplumsalın ta kendisidir. Zamanın beklemekle uzadığına çok tanık olunmuştur bu toplumsal ve tarihsel içinde.  Beklemenin erdemi atasözlerinde kalmadı mı artık?  Beklemekle ne zamandan beri hangi sorunumuz çözüldü ki?..

Bu gerçekliği  Selim şiirine oturtmuştur.

 

Hiç te “yoksulluk” istismarı yapmıyor. Yoksulluk kavramını içerik olarak da biçim olarak da  oldukça güçlendirerek  taşıyor dizeye: / taşırır yoksul denizleri/ . “Deniz”,  bir birikmişliği de içinde taşıyor. O birikmişliğin nitemi “yoksul”luktur.  Bir mekanda birikmiş bir yoksulluktur  sözünü ettiği. O yoksulluğun içinde   bir önceki dizelerde verilenler ve daha birçoğu...vardır.

 

Bu dizenin önünde  on beş şiddetinde bir depremden söz edilmektedir. Buradaki  depremin şiddeti için kullanılan onbeş sayı sıfatı da çok şaşırtıcı gelmiştir bize.  Ne var ki yoksul denizlerin taşabilmesi için  böyle  aşırı bir gücün olması gerektiği gerçekliğinin  önemle altı çizilmesi gerekiyor.  O yoksul denizlerin gerçekleşmesinde, denizleri oluşturan halkın rolü olmamıştır/ olamamıştır?.. Onbeş sayı sıfatı  bunu anımsatıyor... Ancak  böyle altüst eden bir yapısal değişim uyarabilecektir o yoksul denizleri.

 

Selim  seçme ve yerleştirme işlemlerini çok başarılı biçimde gerçekleştirmiş görünüyor. Şiiri bunun en güzel örnekleriyle doludur.

 

Aşağıya aldığım şu dizeler, o yoksulluk ve yoksul toplumsalın ve tarihselin  bir başka yanının ortaya koyuyor  çok vurgulu bir biçimde ...

 

kanmayın  böyle yeşil durduğuna

kana banmış bu toprağın

dokunun iniltiler ürpersin

soluğu yıkımlardan türemiştir

teri ateşten

dağ

hasret devşirir lekesiz bir şafağa

gün

aşar zirvelerden

öğleye doğru koşar çocuklar

çıplaklıkları telaştandır

çağ

kovalar artlarından çünkü

el

değmemiş utancıyla

( Ah Tamara,ekinoks,s.14)

 

............

.........

............

.............Tamara

bir namlu ucundaki darağacında

tepinir tepinir kesilmiş kuş gibi içim

bıraksalar sulardım, dallarına çıkardım yeşilken

şimidi savaşçılık oynar içimdeki çocuk

artık hep ebe değil

ve oyunlarına almııyor Beko’yu...

 

korkarak, üşenerek büyüyen  Feyzo’yu vurmuşlar

ensesine ölüm sıkılmış,  iki el

(Ah Tamara,s.12)

 

Bu dizelerde  Selim, kendi konumunu  ortaya koyuyor.  Zaten  şiirin sondan bir önceki dizeleridir bu dizeler.  “İçindeki çocuğun, artık savaşçılık oynadığını”, oysa bunda kendisinin hiç kusurlu olmadığını; o “darağacı” dedikleri “şey”in  üstüne çıkıp oynayacağını, ona su bile  verebileceğini;   bu konuda o denli iyi duygu ve düşünceler taşıdığını; oysa şimdi  hiç te böyle bir durumuda olmadığını... söylüyor.  “Korkarak, üşenerek büyüyen”leri bile ensesine kurşun sıkılarak vuran bir toplumsal içinde  kendisinin nasıl bir kusuru olabileceğini haykırıyor belki de... O nedenledir ki zaten  şiir /yaşam ve ölüm/iki hasım  şimdi/iki şüpheli şahıs/her an biriyim Tamara/her an ikisi,/ diye bitiyor. Bu dizelerle başlayan şiir aynı dizelerle son buluyor. Her an biri ya da ikisi birden olunmak bir yazı gibi, önü alınamayan bir yazı!..

 

birazdan başlar o bitimsiz konçerto

ve doyumsuz sesiyle çağırarak bariton

heval no

heval no ho...

( Ah Tamara,s.12)

 

Bu dizeler  Selim’in  yakaladığı bir haykırışın şiiridir. Heval:  kürtçede   bir kötü haberi  bağıra bağıra ağlayarak komşulara duyururken kullanılan bir sözcüktür. Selim bu sözcüğün içeriğini  o denli dolduruyor ki  birazdan başlayacak olan “konçerto” ile  “heval”  birbirleriyle  ne kökence ne de içerikçe  benzeşmedikleri halde  bir arada ve aynı durumu anlatmak için kullanılmışlardır. Konçerto tanımlaması  ile  haykırma arasında salt sessel bir yakınlık var. İçeriksel olarak kurulacak bir yakınlıkta ancak bir tür şaka  yollu  anlatım  yeğlenmiş olacaktır. Nitekim bu kullanımda da “heval  no!..” diye haykıran  kişinin/kişilerin  bu feryadlarının dayattığı acı, ancak bu durumun bir konçertoya benzetilmesiyle hafifletilebilirdi. Bu yapılmıştır.   O haykırışta yaşanan  dram, çok iyi yakalanabilmiş ve şiire konulabilmiştir.

 

II.

 

Selim’in son yapıtı Uğultular adını taşıyor.

Uğultu, önce bir derinlik düşündürüyor. Sanki uğultu, bir derinlikle ilişkilidir ya da bir derinlik olmasa uğultu da olmayacaktır.

 

Sonra, bir dayatma geliyor, uğultuyla birlikte.. Bu dayatmadan yürünerek bir zorunlu benimseme söz konusu edilebiliyor...

 

İçinde yaşanılmakta olan bir iklim, bizi yapan, oluşturan bir  iklim düşünülüyor uğultuyla birlikte.

 

Anlayamadığımız, kavrayamadığımız da  zararlı çıkacağımızı düşündüğümüz durumlar için de kullanılıyor uğultu...

 

Belki de uğultularla tanımlanıyoruz?  Galiba Selim de bu yolu seçmiş...

 

Tabii herkesin uğultusu ayrı, aynı hiç değil!..

 

hangi uğultu

Yaşamın  uğultuları için ayrı ayrı şiirler yazmış Selim. Annenin, babanın,sokakların, temmuzun,  ışıkların, gecikmenin, bekleyişin, kendinin, yeni bir şehrin, zamanın, postmodernin....uğultusudur  yaşamı saran...

 

Birkaç örnek üzerinde çalışalım:

 

yenilmiş bir orduydu babam,gündüz

gidilmeyen yerlerden gece dönen masalcı

babam suya benzerdi, eşiklerden usulca

ve çekingen akan. fırınlar celepler..

ve tütün çarşılarında telaşlı. gözleri

faylara akandı babam. kedere batardı

 

babam bir sömürgeydi. boyuna susku

taşırdı mengenelere. elleri yoktu. yoksulluğun

isiydi babam.

..........

.......

.......

.......

....ölü yaşıtlarımın sesiyle güler

ve budanmış dallar gibi umarsız

kendimi düşürdüğüm şiirler: kartım bu!

ben burada olurum. araf’ta

yeşil ateşler  kemirirken hayat ve ölüm

 

babam hep benim babamdır

(babamın uğultusu, s.10)

 

Baba kavramı,  gelenekselle  ilişkilendirilerek  doğru bir içerikle konulmuştur yukarıdaki dizelere.

 Babanın /yenilmiş bir ordu/ olması önemlidir.  Çünkü baba kavramı bir başarının örneğidir. Bu nitelik salt gelenekselde değil evrenselde de yerini almıştır. /gidilmeyen yerden gece dönen/ yine babadır ki bu, onun  gücünü ve kendine duyulan güveni ortaya kor. Çocuğun babasına bakış açısıdır bu.

 

/babam bir sömürgeydi/  tanımlaması, tarihsel ve ekonomik kökenli bir yaklaşımın yansımasıdır. Babanın  kişiliğinde dile gelen  sömürge olma durumu,  söz konusu  coğrafyanın değil tüm geri kalmış/geri bırakılmış ya da gelişmekte olan coğrafyalardaki  babaların nitemidir.  İyi yakalanmış ve iyi tanımlanmış bir nitem.

 

Bizim  işimiz, bu gerçekliğin  yazınsala yansımasında  şiirin yitip yitmediğini araştırmaktır.

Görüldüğü gibi şiir, çarpıcı bir söylemle dipdiri duruyor.

 

Yukarıya aldığımız dizeler arasında Selim’in kendini  anlattığı  ve  /kartım bu/  diye bitirdiği dizeler çok ilginçtir.  /babam hep benim babamdır/ söylemi de bilinen, ne var ki bu denli dolu  olarak hiçbir şiir tümcesinde yer almamış sözler olarak karşımıza dikilmektedir.

 

“O, kim ve ne olursa olsun benim babamdır!”

 Bu, söz konusu coğrafyanın gelenekselliğini  yansıtan  bir kesit  ve o coğrafyanın  insanına ilişkin  bir yaşam kesiti olarak şiirde yerini almıştır.

 

Baba atmosferi, başarı ile ortaya konmuştur.

 

Sonra, sözü edilen   coğrafyaya  derinliğine yapılmış bir dalışla saptananların yaşananlarla ilişkilerinin  dile getirildiği   dizeler...

 

ve esmerdiler çoğun ve yoksuldular.ve

...........

........

.........

 

...........doğaldır bir halkın

kırılırken ses çıkarması!doğaldır,devrim

gurbette. hem ağlarken yüzünü kapatmayan

bir kadın ne doğurur öpüldükçe? sorudur

dökülürken yanlarıma; ah, Mezopotamya;

 

oralarda birileri ölüyor mudur hala?

(Mezopotamya’nın uğultusu,s.17)

 

O coğrafyada, tarihin derinliklerinde  de  /halkın kırıldığı/,   o halkın  /ağlarken yüzünü kapatmadığı/,  özellikle kadınlarının  /hep ağladığı / ve  /öpüldükleri ve doğurdukları/ ....gibi gerçekler  yaşanmıştır ve hala da yaşanmaktadır. Bu  koşutluğu  saptıyor Selim. Ve onu, hep  yaptığı gibi bir  şiirsel  yazınsallık içinde sunuyor; bu sunuş, hiç te tedirgin etmiyor. Ne ki uyarıyor ve bilinçlendiriyor. O coğrafyanın tarihselliğinden kopulmadan  konulan gerçeklerden biridir bu. Ve bu gerçeklik,  yaşanan bir başka  iklim oluşturuyor.

 

Selim, şiiri unutmadığını ve hep onun  odağından baktığını söylüyor:

 

..........

.......her batında kendini doğuran

sanırım şiir dişidir. bir nehir ağzı kadar

saydam. ve boş bir eldivenin açlığıyla

dökülür  bir türbedarın ellerine.

.......

.......

......

 

 

biz ağan külleri mor kanyondaki düşlerin

biliriz, sevinçtir paylaşılarak artan

 

tek kalem. ve boş bir kağıdın ölümcül yüzü

(şiirin uğultusu,s.37)

 

Bu dizelerde şiire bakış açısını da açımlıyor. Şiirin  “dişi” olması, “bir nehir ağzı kadar saydam” olması, yer yer ve zaman zaman da kutsalla ilişkilenebilmesi  yanında,  /paylaşılarak artan tek kalem bir sevinç/ olmakla kalmayıp  /boş bir kağıdın ölümcül yüzü/  olarak da  hiç  unutulmaması gerektiğini söylüyor.

 

Şiirin  doğurgan  bir sevinç ürettiğini  bildiği için ondan hiç ödün vermemeyi de önemli bir ilke olarak korumuştur Selim.

yyy

Tarihten, gelenekten, toplumsaldan gelen ya  da   onlara yaslanan neyi, niçin söylemek  istediğini bilen bir şiiri var Selim’in.

 

Onun şiiri şaşırtıcı bir şiirdir. Buluşları ve o buluşlarını  şiirleştirmesi karşısında  hem düşünür hem de afallar insan.

 

Benzersiz derinlikte bir şiir kurmuştur.

Bundan,  şiir dilini  iyi bildiğini anlıyoruz.

 

Kolay kolay öykünülebileceğini sanmıyorum Selim’in. Çünkü o şiirini,  derin köklere bağlamıştır. O kökleri bulmanın  ve onun gibi anlamanın olanağı var mı?

 

 

ANA SAYFA    YORUM     GERİ

Bu sitedeki eserler yazarın izni olmadan herhangibir şekilde kopyalanamaz veya yayınlanamaz.

Yazıların her haklı saklıdır.